KENDİNİ BİL 1

“İlim ilim bilmektir.

İlim kendini bilmektir.

Sen kendini bilmezsen

Ya bu nice okumaktır.”

demiş Yunus Emre. Bize bakan iki yönü var bu sözün ve benim en çok ilgilendiğim tarafı olan: insanın kendini tanıması. Dünya denen bu gezegene geldik gözlerimizi açtık. Anne, babamız ve çevremiz oldu. Farklı kültürlerde ve farklı özelliklerde ailelerde büyümeye başladık. Her ne kadar kendimize has dünyaya gelsek de önce ailemiz sonra çevremiz şekillendirdi bizi. İyi – kötü, doğru-yanlış gibi kavramlar ile tanıştık. Sonra ailemiz bizim hakkımızda yorumlar yaptı: “İyi çocuksun” ya da “Yaramazsın” gibi. Yetmedi çevre girdi “Aa ne çalışkan çocuk” ya da “Bak bak ne pis çocuk” dediler.Ekledik mi bunları kendimize. Bunun gibi ekle ekle bir çok kavram. Ne olduğumuzdan ziyade ne oluşturulduğumuzdu aslolan. Bilinçaltı devreye girdi her olayda ve bir çok kayıt yaptı bizi korumak için. İyi ya da kötü kayıt önemli değil ki onun için. Onun görevi bizi hayatta tutmak. Tabi bu asli görev ilkel çağlarda hayvan ve insan saldırısından hayatta kalmaya ayarlı iken modern zamanda ise bu görev, insanların maddi ve manevi baskılarından korunmaya doğru evriliyor. Biri sizi kötü giyindiğiniz için bir şekilde eleştirdi ve siz bunu içerlediyseniz ileride kıyafetiniz konusunda çok hassas biri olmanız çok normal. Dahası bu konuda en ufak eleştiriyi kaldıramayacak kadar hassaslaşarak size bu konuda takılan birinin kalbini çok kötü bir şekilde kırmanız da mümkün. Hem de niçin bu kadar sinirlendiğinizi bile hatırlamadan ya da altta yatan bu hassaslık durumunuzu bilmeden öfke patlaması yaşayabilirsiniz. Aslında buradaki kişi siz değilsiniz.Zamanında sizi eleştiren o kişi tarafından bu hassaslık durumuna evrildiniz. Örnekler artırılabilir.

Hayat boyu alıcıları açık olan bilinçaltı, her uyaranı alıp size modifiye edecektir. Bazen tv, bazen müzik, bazen kitap ya da bir insan, bazen iyi bazen kötü. Burada aslolan özdeki biz. Kimiz? İsteklerimiz neler? Neler mutlu ediyor bizi? Yaratıcı bizi hangi kişilikte yarattı? Sonra nasıl başka hayatlara montajlandık. Buna bir de bizim kültürümüzde ek olarak “el alem ne der?” bakış açısıyla çocuk yetiştirme tarzı eklenince ortaya tamamen beklentilere göre şekillenen hayatlar çıkıyor. Dolayısıyla kendi olamamış bir çok insan hatta tek bedende vücut bulmuş bir çok kişilik ortaya çıkıyor.

Neden kendini bilmek, tanımak bilgiden bile daha önemli? Onu bu kadar değerli kılan ne? Kendi olmayan insan mutlu değildir çünkü. Huzur bulamaz. Eksiktir hep. Yaratıcıya bile tam yönelemez. Huzursuzdur. İnsanları anlayamaz ve onlara karşı öfkelidir. Bencilliğe meyillidir. İlim bile giremez o kalbe. Beyne girmez demiyorum. Beyinden kalbe tam süzülemez. Bu konuda Erich Fromm’un sözü buraya tam oturuyor: “Yaşanmamış hayatlar, dünyadaki bütün savaşların ve kötülüklerin temelidir.”

Şimdi gelelim buradan çıkacak derse. Seyahat güzeldir bu dışarıda olduğu kadar içte de öyledir ama en zorlu seyahat içe olandır. O yüzdendir ki, bilgiden önemli ve dolayısıyla bilgiden daha meşakkatli. İnsanın yaratılışındaki hikmeti anlaması ve yol alması temel etkendir önce kendini tanıması.

TAKLİT USTASI

Sizce kim en iyi taklit yeteneğine sahip?  Sefa Doğanay? Cem Yılmaz? Hayvanlardan taklitçi kuş ya da taklitçi ahtapot? Yok, bunların üstünde bir taklitçi hatta onların taklit yeteneklerinin kaynağı biri var? Biri derken şahsiyet yükledim kendisine ama bence şahsiyet verilebilir kendine münhasıra.  Zira kendisi bizim beynimiz olur ve hala gizemli bir bilmece olarak hayatımızı şekillendiriyor.

Taklit ustasıdır beyin. Doğal olarak bizler de taklitçiyiz onun sayesinde.  Bu konu ile ilgili bilimsel araştırmalardan kısaca söz edeceğim fakat hayatımızda nerelerde bu taklit yeteneğini farkında olmadan kullanıyoruz ondan bahsedeyim. Aslında geçmişten günümüze gelirken görüyoruz taklit yeteneğimizin kalıntılarını. Atalarımızı taklit ederek başlıyoruz hayata. Bu şekilde bugünü şekillendiriyoruz. Basit örnekler ile gidecek olursak, esneme ve gülümsemeden başlayabiliriz. Karşımızda esneyen ya da gülümseyen biri varsa kayıtsız kalamayız biz de aynı hareketi tekrarlarız istemsiz bir şekilde. Daha ilginç bir örnek vermek gerekirse, diyelim ki bir arkadaşınız ile muhabbettesiniz ve akıcı bir konuşma geçiyor aranızda. Sizi gözlemleyen biri ya da video kaydı olsa, arkadaşınız ile hareketlerinizi nasıl taklit ettiğinizi fark edeceksiniz. Siz elinizi çenenize koyduysanız birkaç saniye sonra arkadaşınız da elini çenesine koyacaktır farkında olmadan. Bu örnek gibi ya da benzeri yapılmış birçok deney de var.  Başka bir ilginç örnek, yolda yürürken su birikintisi varmış gibi bir yerden atlayarak geçin. Arkanızdan gelenlerin de istemsiz aynı hareketi tekrarladıklarını göreceksiniz. Aslına bakarsanız bu taklitçilik bizi bir nebze sürü psikolojisine de sürüklüyor. Bunun olumsuz olduğu kadar olumlu tarafları da var. Bir mitingde ya da bir maçta hep beraber hareket edip coşmamız da bundan dolayı. Birbirimizi daha iyi anlamamızı ve birbirimize adapte olmamızda etkili olan da yine bu özelliğimiz. Bu özellik otizmli kişilerde olmadığı için adaptasyon sorunu yaşayabiliyorlar. Adapte olmamızı sağlayan şey aslında bu özellik ile empati kurmamız. Bu konuyla ilgili bilimsel olarak kayda geçmiş deneylerden biri, Toronto Üniversitesi psikologlarından William Hutchison’un bir hasta üzerinde yaptığı deneydir. Beynine elektrot bağlanan hastanın eline iğne batırılıyor. Acı hücrede hissedildiği anda hasta da acı hissettiğini söylüyor. Sonrasında psikolog, hastanın göreceği şekilde iğneyi kendi parmağına batırıyor. Hasta bu sefer acı hissetmiyor ama hücrede ağrı olduğuna dair sinyal beliriyor. Bilimselliğin dışında kendimizi gözlemlediğimizde de bu sonuca varabiliriz. Biri karşımızda acı çekip ağladığında biz de ağlayabiliriz onunla. Bu bazen bir film bile olabilir ya da bebeği ölmüş birini gören başka anne aynı acıyı kalbinde hissedebilir ve canı yanabilir. Peki, ne zaman bu fark edildi? Beyinde nasıl gerçekleşiyor? İlk 1995 yılında Giacomo Rizzolatti tarafından maymunlar üzerinde yapılan deney ile ayna nöronlar keşfediliyor. Nöron ya da sinir hücresi, bilgi transferini sağlayan beynin en küçük birimi. Taklit etmemizi sağlayan ise, ayna nöronlar. Bu deneyde, maymunların ayna nöronları tek fıstıklara uzandıklarında değil, başkası uzandığında da aynı tepkiyi verdikleri gözlemleniyor. Bu konu günümüze kadar da araştırılmaya ve bunun üzerinden yeni icat ve keşif aramalarına devam ediliyor.

Beyin, kendisine şahsiyet yüklediğim kadar var değil mi? Harika bir organ beyin ve insan. Taklit bile beyin ile işlevsel ve güzel doğru kullanıldığında. Lakin beynimiz de beslenmeye ihtiyaç duyuyor. Bilgi olmadığında, fazla televizyon ya da telefona maruz kaldığında köreliyor. O harika ama biz onu köreltmediğimiz sürece.

ANDA ÇEVRİMDIŞI İNSANOĞLU

“Anda ol” “Anı yaşa” artık modern çağın meşhur söylemlerinden. Hiç bu kadar zor olmamıştı belki bunu yapmak. Onca uyaranın içinde dikkatini toplayıp sadece yaşadığın anı düşünmek. Yap yapabilirsen. Telefon çalıyor, trafiktesin korna sesleri, kızan bağıran insanlar, bir haber duydun canın sıkıldı aklın kaldı, azıcık vakit buldun işten güçten telefonu eline aldın sosyal medyaya daldın gibi gibi birçok şey. Her şeye yetişmeye çalışan insanoğlu yaşadığı ana geç kalıyor.

Geçmiş zamanlarda da işler vardı ama her şeyi kolaylaştıran teknoloji bu konuda bizi zora sokuyor. Özellikle elimizdeki telefonlar sanki anı katletmek için gelmişler. Elimizde telefonlar ile gezinirken o anda değil başka zaman ve hayatlarda geziniyoruz. Günde toplasak kaç dakika hayata çevrimiçiyiz? Belki bunun bile farkında değiliz. Hayatı simülasyon olarak yaşıyoruz. O anda değil, geçmişte gelecekte gezinirken gün bitiyor. Gün doğup batıyor biz onu doğru düzgün izleyemeden. Mevsimler geçiyor onu bile tam anlamıyla hissetmiyoruz. Ne esen rüzgar ne yağmur ne de kar. Biz iş koşuşturmacası, bozulan insan ilişkilerimiz, gelecek kaygısı,  ödenecek faturalarımız ile uğraşırken olup bitiyor her şey. Zihin bir orda bir burada gezinirken beden onu bekliyor. Beden için istediği zamanda istediği yerde olmak daha mümkün değil. Bu ayrılık insanın verimliliğini, üretkenliğini, duygularını, hislerini olumsuz etkiliyor. Tek olumlu tarafı, zihnin farklı zamanlara gidebilmesi, psikolojik tedavilerde işe yarıyor. Özellikle geçmişteki travmaları temizlemede. Belki de bunun için bize bir nimet olarak verildi ama biz insanoğlu olarak onu da olumsuzlaştırabiliyoruz.

Modern çağın bize sunduğu dezavantajlardan biri anda çevrimdışı olmak. Öyle bir kaptırmışlık ki, anda olmadığımızın bile farkında değiliz. Deseler hayatı dolu dolu yaşadın mı diye? Ne doğru düzgün hissederek nefes almadıysak ne de başımızı kaldırıp göğe bakmadıysak yaşadık demek zor. Anı yaşamak için çaba sarf etmek zorundayız artık. Bunun için egzersizler var. Araştırıp uygulamak size. Meşhur söylem ile bitireyim. Carpe diem! (Anı yakala)

HAYAT TEKERRÜRDEN İBARET OLMASIN

Tarih niye tekerrür eder? Hiç düşündünüz mü bunu?  Burada kastettiğim tarih ülke tarihi falan değil. Gerçi tarihin tekerrür etmesini biz sadece o tarih için olduğunu düşünsek de kendi kişisel tarihlerimiz için de durum farklı değil.

İnsanoğlunun yaşadığı zaman dilimi içerisinde geçmişi onun kişisel tarihi diyebiliriz. İnsanın savaşları, barışları, kendisiyle ya da başkasıyla yaptığı anlaşmalar, sınırları gibi birçok konu onun geçmişi ve tarihi aslında. Bu tarih de tıpkı diğer tarih gibi tekrara düşebiliyor. Zaman ilerledikçe kişinin aynı kişiler ile aynı sorunları yaşaması ya da farklı kişiler ile benzer olayları tekrar tekrar yaşaması hayatının bir parçası oluveriyor. Hani bazen gayri ihtiyari ağzımızdan dökülüverir ya “Niye bunlar hep benim başıma geliyor?” ya da “Niye bu insanlar hep beni buluyor?” diye, işte bu hayatta tekrara düştüğümüzün göstergesi. Peki hayatta neden tekrar olur? Sınavdayız çünkü. Hayatımızın her alanında sınavdayız. Geçemediğiniz bir konu mu var? Affı yok. Tekrar tekrar sınava tabi tutuluyoruz. Diyelim ki, yaşadığımız şehri değiştirdik, etrafımızdaki insanları değiştirdik ama yaşanılan olaylar değişmemiştir.  Benzer kişiler gelip bulmuştur yine bizi. Ta ki bizim almamız gereken dersi alana kadar devam eden bir döngü. Ders alındığında artık o insanlardan ya da olaylardan eser kalmamıştır ya da o insanlar bize karşı değişmiştir.

Kafa karıştırıcı değil mi? “Hadi canım sende” dediniz belki. Gözlemleyin hayatı ve kendinizi. Fark edeceksiniz her şeyin ne kadar sistemli ilerlediğini. Bunu fark etmek hayatımızı da kolaylaştıracak aslında. Daha az kızacağız insanlara bu şekilde. Çünkü onlara değil, almamız gereken derse odaklanmış olacağız. Ne diyelim eskilerin deyişiyle “Et-tekrarü ahsen velev kene yüz seksen”, tekrar güzeldir yüz seksen kere de olsa. Tabi hayatta bu kadar tekrara gerek kalmadan güzel dersler alabilelim ki hayat tekerrürden ibaret olmasın

SORGULAYAN ZİHNİMİZ BİZE KALSIN

         Bir önceki yazımda bilinçaltından ve bilinçaltı kullanılarak insanın yönlendirilebilir olduğundan bahsetmiştim. Yönlendirilebilir bilinçaltına sahipken aldığımız kararlar, yaptığımız seçimler bizim mi? Tekrar açacağım bu konuyu. Zira bilinçaltı çok geniş bir konu ve neredeyse hayatımızın yüzde doksanını bilinçaltındaki kayıtlara göre yaşadığımız göz önünde bulundurulursa az bile.

        Yüzeysel tekrar söylersek bizim her düşünceyi her olayı depoladığımız kara kutumuz bilinçaltımız. Şimdi bu değil gerçek mevzu. Bilinçaltımızı kullanarak bize yapılan ya da yapılmak istenilenler. Yıllardır bilinçaltı üzerinden en çok yapılan yönlendirme kuşkusuz reklamlar. Reklamlar ile gizli mesaj vererek ürün satmak. Görünenin ardında bir de hemen  görülmeyen gizli mesajlar da var. Bunlar ticari oyunlar. Bir de büyük oyunlar var. Bazen ülke çapında bazen de dünya çapında. Bazıları için komple teorisi bazıları için kirli oyun. Yalnız şurası gerçek yönlendirilme ihtimali olan bir şeyde yönlendirmeyi düşünen de eksik olmayacaktır. Dünyadaki savaşlar bile öyle değil mi? Birileri kendi çıkarları için savaş ister ama halk savaşır onlar izler. Savaş görünen yüzü peki ya görünmeyenler. Kendi çıkarları uğruna onca insanın ölmesine göz yumanlar en basit haliyle insanın zihniyle oynamayı mı düşünemeyecekler. Onlar düşünüyorlar zaten amaç başkaları düşünmesin, fark etmesin ve sorgulamasın.
        Bilinçaltı oyunlarına geri dönecek olursak diziler halay başı gibi mendil sallayacak nitelikte. Ahlak yerlerde. Önceden bize ahlaksız gelen birçok şeye diziler sayesinde alıştık. Yadırgamıyoruz bile çünkü izleye izleye bilinçaltımız kabul etti. Bir gün biz bile yapsak aynı şeyi koymayacak, normal gelecek. Tek ahlak değil, kadın cinayetleri ile ilgili yazımda da bahsetmiştim, bazı dizilerde kadın o kadar değersiz ki ne kadar sonu iyi biterse bitsin bilinçaltının işleyişine göre kodlanan ve verilen mesaj kadının değersizliği oluyor. Bazen bu sağlık üzerine bile olabiliyor. Geçen sefer verdiğim zeytinyağı örneği gibi. Hatta zamanında doktorlar çıkıp tereyağı zararlı dediler. Herkes inandı. Fazlası tabi zarar her şeyde olduğu gibi ama bu öyle lanse edilmedi. Tereyağı kötüydü. Televizyonda doktorlar sürekli bundan bahsediyordu. Onlar bilgili idi. Evet bilgilerine laf yok ama bazen ya yanılgı ya da ticaret için insanlar farklı hareket edebiliyorlar. Doğru gözüken yanlışlar insanlara sunulabiliyor. Bugün kesin doğru bildiğimiz bir şey belki gelecekte en büyük yanlışımız olacak.
        Bu noktada insanlar bilinçaltını iyi bilmeli, öğrenmeli ki gelecek tehlikelere karşı uyanık olabilsin. Sosyal medyayı es geçmemek lazım. Orada dayatılan hayatlar ile yaşıyor birçok insan. Tüm bunlar artık farklı bir insan versiyonu ortaya koydu. Sorgulamayan, düzene ayak uyduran ve ona ne gösterildiyse inanan insan tipi. Sorunsuz bir tip. Çıkarlarını gerçekleştirmek isteyenlerin önündeki en büyük engel sorgulayan bir insan. Oysaki düşünme, farkındalık ve irade insanı insan yapan nitelikler. Onları kaybedersek ortaya çıkan robottan farkı et ve kemik olan bir varlık olacak. Hatta günümüzde yapay zeka ile robotların düşünce konusunda bizden daha üstün olma ihtimalleri olduğu düşünülürse durum daha vahim. Uyanık olalım ve sorgulayan zihnimiz bize kalsın.

KARA KUTUSU İLE GÜNÜMÜZ İNSANI

      İnsan gizemli bir bilmece. Neyi niçin yaptığını kestirmek çoğu zaman mümkün değil. Bırakın başkalarını bazen insanın kendi davranışlarını bile kestirmesi zor. Bazen bir olay olur ve insan normalin üstünde tepki verir. Eğer kendi içinde hiç yolculuğa çıkmamış bir kişi ise bunu niçin yaptığını hatta gerçekte neye tepki verdiğini bile bilemez. İnsanı böyle gizemli yapan onun kara kutusu olan bilinçaltı.

      Ne var ne yoksa depolandığı, tek bir anın, tek bir olayın bile es geçilmediği gizemli yer, kara kutu. Gece gündüz çalışır bilinçaltı. Tatil kavramı yok. Beyin dinlenir, bazen pasif olur ama o hep çalışır. Televizyon izlerken ya da sosyal medyada beyin pasif konuma geçer ve o daha aktif çalışır. İnsan uykudayken bile o aktiftir ve veri kaydındadır. Kaydın önemlisi ya da önemsizi yoktur onun için. Ne var ne yok hepsi analiz edilip ona göre kayıtlar oluşturulur. Hepsi bilinçaltı denilen bu gizemli yerde bir gün kullanılmak üzere saklanır. İnsan bilmez bu kayıtları. Benzer bir olay olduğunda, bilinçaltı kendince yorumladığı şekilde önlem olarak devreye sokar kaydı. Çocukken düştün canın yandı ve ağladın diyelim. Annen “Sus ağladığını duymayacağım” diye kızdı. Bilinçaltın kayda geçip “canın yandığında ağlama, kızarlar” diye kayıt aldıysa artık canın yandığında ağlayamayacaksın sebebini bilmeden. Bilinçaltının mantığı bir çocuğun mantığıyla aynı. Biz büyüsek de bu değişmiyor. Çocuk neye üzülür ve kendince ne sonuç çıkarırsa o da aynısını yapıyor. Tabi yine de en büyük ve güçlü kayıtlar kişi de çocukken yapılıyor ve kişi yetişkin olsa bile bu kayıtlar ile hayatı yaşıyor. Çünkü çocukken oluşan güçlü kayıtlar inanca dönüşüyor ve insanın tüm hayatını şekillendiriyor. Bu yüzden kimse çocukluğunu yabana atmasın. Her şeyin temeli orada. Eğer insan kendinde bir reform gerçekleştirmezse insan değişmez. Önceki hayatı neyse onun üzerinden hayat yaşamaya devam eder. Doğduğun ev kaderindir muhabbeti buradan geliyor. Her şey değişebilir şartlar, hayat koşulları ya da  çevre ama bilinçaltı siz onu değiştirmediğiniz sürece değişmez.

        İnsanı yönlendirilebilen kılan da bilinçaltı. Görsel ya da işitsel olarak insana sunulan veriler de bilinçaltında kayda sebep olur. Bu konuda tüm ülke olarak bilinçli bir şekilde margarin yedirilmek ve zeytinyağından uzaklaştırılmak üzere yapılmış, zamanında çok dinlediğimiz bir türkü buna güzel bir örnek. “Zeytinyağlı yiyemem aman, basma da fistan giyemem aman, senin gibi bir cahille ben evlendim diyemem aman…” herkesin bildiği bu türkü ile aslında farkında olmadan zeytinyağlı yemek ile basma fistanı cahillikle eşleştirilip insanlara sunuldu. Etkisi var mıydı? Fazlasıyla. O dönemleri görenler iyi bilir. Köyler de bile koca koca kutularda margarinler alınırdı. Tek türkü ile değil tabi ama bilinçaltı müzik ile daha etkili çalışıyor. Televizyonda anlatılanlar, dizi ya da filmlerle lanse edilenler de dahil olunca güçlü bir kombinasyon sağlanıyor. Neyse ki bilinçli birileri çıkıp zeytinyağı ve basmanın kötü ününü kurtardı.

       Yine geldik günümüze. Yine modern zaman diyeceğim ama çok güzel yönlendirildiğimiz bir dönem ne diyebilirim ki. Dört bir taraftan kuşatılıp algılarımızla sek sek oynandığı bu dönemde ne kadar özgün bir şekilde karar veriyoruz tartışılır. İnsanoğlu bu açıdan en zor imtihanını veriyor. Doğruyu yanlışı ayırt etmesinin yanında, aynı zamanda bunu yaparken gerçekten de doğru mu yoksa doğru diye o mu gösteriliyor bunu kestirmesi gerekiyor. Ne diyelim Allah yardımcımız olsun.

KALIPLARDA YAŞAM

Kalıplarda yaşıyoruz hayatı. Her insanın bir bakışı acısı, savunduğu inançları, sevdiği sevmediği şeyler var. Peki, bunlar gerçekten bize mi ait? Ya gerçekten biz aslında biz değilsek. Her birimiz bir ailede dünyaya geldik. Bazı aileler anlayışlı sevecen bazı aileler kızgın kavgacı. Bazılarımız zengin, bazılarımız fakir ailelerde büyüdük. Şanslı olanlarımız ailesince desteklendi. Bahtsız olanlarımız aşağılandı. Sonrasında ne mi oldu peki? Bizler olduk.

Her birimiz farklı özellikte bireyler. Kimi özgüven sahibi, özgün, saygılı; kimi kibirli, kavgacı, ezmeye çalışan bizler. Ailelerimiz bilmedi ya da bilemedi ektiklerini biçeceklerini. Onlar gibi olduk farkında olmadan ya da onlara duyulan öfke ile onlar gibi olanlara karşı saldırgan.  Velhasıl oldu olan bir yerde kodlanmış hayatları yaşamaya, bize biçilen kalıplara uymaya başladık. Sadece aile değil, toplum ve onun değer yargıları da bu sürece dahil oldu biz büyürken.  Bize gösterdi ne doğru ne yanlış. O toplumla özdeşleştik ya da uyamadığımız zamanlarda da başına buyruk damgası yedik. Yani bir şekilde bir şey ile nitelendirildik. Ve bugünkü biz olduk.  Şimdi soruyorum peki aslında biz kimiz? Gerçekten neyi sever neden hoşlanmayız? Yine de vereceğimiz cevap şimdiye kadar bize öğretilenler ile münhasır olacak. Toplum ve aileye yaşadıkça daha birçok etken ekleniyor. Televizyon, sosyal medya, radyo gibi birçok uyarıcı yeni şeyler öğretiyor bizlere ve maalesef çoğu zaman bizim ruhumuz bile duymuyor onlardan etkilenerek hayata o pencerelerden baktığımızdan. Kendi hayatımız gibi yaşayıp bir kere sorgulamadan gideceğiz belki bu dünyadan. Kendi gerçeğimiz sanacağız bize sunulan her şeyi.
Ne güzel olurdu değil mi özümüzdeki biz olarak hayata bakabilsek? Bambaşka bir dünya bekliyor olacak belki bizi. Kötülük bile kol gezemeyecek belki de. İnsanın özünde kötülük yok çünkü. Kötülük zamanla oluşan ve daha çok içgüdüsel bir savunma tekniği olarak ortaya çıkan bir kavram değil mi? Bir çocuk  masumiyetiyle kalsa insan nasıl kötü biri olabilir ki? İnsanlara onca eziyet çektirenlerin çoğu çocukluğunda şiddete maruz kalmış kişiler değil mi? Mesela Hitler babasından kemer ile dayak yiyen bir çocuk olmasa onca katliama sebep olabilir miydi? Tabi ki hayır.

Orijinal bizlere  ulaştığımızda çok daha farklı bir yer olabilir belki bu dünya. Hepimizin içinde bir yerde masum çocukluğumuz bizi bekliyor. Umarım biz de kalıplardaki yaşamlarımızdan çıkıp bu dünyayı daha yaşanılır kılabiliriz.  

GEÇMİŞ DE BİR YERE KADAR

Televizyon dizileri arasında en çok izlenenlerden biri ‘Masumlar Apartmanı’. Dizinin müdavimleri çok. Diziyi izleyemezseniz bile sosyal medyada yer alan birçok paylaşım ile fikir sahibi olmanız mümkün. En çok sevilen karakter kuşkusuz Safiye. Safiye, obsesif bozukluğun yanı sıra istifçi ve insanlara hatta ailesine illallah çektiren bir kişilik. Dizi sadece Safiye’yi bu açıdan ele alsa Safiye sevilmezdi. Ancak birçok hareketinden sonra geçmişe dönüp onu bu hale getiren olaylar yansıtıldığı için ve işin içine Ezgi Mola’nın yüzünün sevimliliği girince Safiye çok sevildi. Safiye ne yaparsa yapsın herkeste ‘Ah Safiye’ modu hakim.

      Gerçekten masum mu Safiye ya da Safiye gibi komşunuz olsa ne düşünürdünüz onun hakkında? Tek Safiye değil diğer kardeşler de kendilerini tehdit altında hissettiklerinde gözlerini kırpmadan karşı tarafa zarar verebiliyorlar. Der misiniz “Ya kim bilir neler yaşadı?” Bazen demek mümkün ama nereye kadar? Kötü gösterilen anne de belki kötü bir annede büyüdüğü için kötü olmayı seçti. Herkes haklı bu durumda. Kötü kim o zaman? Herkes kendine göre farklı farklı yollardan ilerliyor hayat yolunda. Herkesin kendine göre travmaları var. İnsanlar kötü doğmuyor, o ya da bu sebeple kötülüğü tercih ediyorlar. Topluma zararı dokunmuş birçok insan çocukluğunda ağır şiddete maruz kalmış kimseler. Evet, kişinin yaptıklarında ailenin payı büyük diyebiliriz ama yaptıklarının sonuçlarını ya da cezasını kişi kendi çeker. Bir hırsıza, hırsızlığı ona ailesi öğretti onlar hapis yatmalı diyemeyiz. Kişi ne olursa olsun kendi fiillerinden kendi mesul ve hiçbir şey onu haklı çıkaramaz.

      Hayat yolunda ilerlerken insan, sevdiği sevmediği birçok olayı yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. Bunları yaşarken de insanın kara kutusu olan bilinçaltı sürekli kayıtta. Bizim yaşam özümüz olan bu bilinçaltının en temel sloganı ‘Hayatta kal’. Bunun için de yaptığı kayıtlar ile her yaşanılan olaydan sonra tehlikeleri tespit edip benzer tehlikeyi bir daha hissettiği anda tepki gösteriyor. Bizim ilkel yönümüz kendisi. Bazen farkında bazen farkında olmadan tehlike hissedilen her anda gardımızı almamız mümkün. Günümüze bakarsak insanlar incinmemek için, gardını almış savaş kalkanlarıyla dolaşıyor ortalıkta. Savunma içgüdüsü evet ama artık bu içgüdü insan ilişkilerini sekteye uğratacak boyutta. Bu yüzden eski samimiyet yok ve insanlar birbirine güvenmiyor. Hatta bazılarında yaşadığı olayların daha ağır olmasından kaynaklı bu savunma saldırıya dönüşebiliyor. İşte bu noktada tehlikeli bir hal alıyor ve insanın o ilkel yönü tüm ilkelliğiyle gün yüzüne çıkıyor. İnsan sadece ilkel tarafını devreye soktuğunda çok tehlikeli bir varlık. Bu noktada insan olabilme ya da insan kalabilme erdemi çok büyük öneme sahip. İnsan yaşadığı ya da öğrendiği şeylere bakarak kötü olmak yerine iyiyi seçebilmesi zor ama erdemli olan. İnsanlığın gereği de bu değil mi? Yoksa herkesin her şeyi yapmak için bir bahanesi olur.